|
-
Bir Bodrum Komedisi
-
Anıyol
-
Cennetlik Niyazi
-
Çam Baba
-
Mansız
-
Otobüs
BİR BODRUM KOMEDİSİ
Her şey o
sefil uçak yolculuğuyla başladı. Selin ve oğlu ellerindeki birer küçük
valizi görevlilere teslim ettikten sonra uçağa ulaşabilmek amacıyla
servis aracına bindiler. "Bodrum'a otobüsle de gitsek olurmuş"
dedirtecek kadar uzun bir alan turundan sonra uçağa varabildiler.
İnsanlar sanki "Erken gelen öne oturur" mantığıyla önce binebilmek için
yarış halindeydiler. Bagajlar yolculardan önce gelmiş ve uçağın kanat
kısmının altında yerde istiflenmişti. Üç görevli, yolculardan
bagajlarını göstermelerini istediler. Uçağa erken binenler bavullarını
gözden çıkarmış olmalıydılar ki bu isteğe hiç prim vermediler.
Topu topu
iki parça olan bagajının birini bulamayan Selin "acaba şimdi
telaşlanmaya başlamalı mıyım? " diye geçirdi içinden. Bu arada uçağın
kanadından buz gibi damlalar yağıyordu. Selin, bu ahmak ıslatan
durumunda kalan yolcular için “T.H.Y. nin şemsiye servisi var mı acaba?”
diye düşündü. 10 dakika kadar beklemeyle diğer valizine de kavuştu ve
uçağa en son binmek gibi bir ayrıcalığı oldu.
Valizini
göstermeden binen yolcuları ise bir sürpriz bekliyordu. Kibarca uçaktan
indirildiler ve aynı ahmak ıslatan onlara da uygulandı. Aslında bu
işlemin uçağın kanadının altında yapılmasının mantıklı bir açıklaması
vardı. T.H.Y. klimalar yüzünden kuruyan uçağın havasını, nem oranı
açısından dengeleyebilmek içini bu "ıslak yolcular" yöntemini bulmuştu.
Selin'in
yeri önlerdeydi ve oturduğunda yolculuğun "çok sesli" geçeceğini
anlatmakta gecikmedi. İnsanların neden bu kadar çok sayıda çocuk sahibi
olmaktan hoşlandıklarını anlamakta hep zorluk çekmişti. İlk çocuk o
sevgiyi yaşamak, ikinci çocuk kardeş sevgisini yaşatmak için, ya üçüncü,
dördüncü...
Uçakta
hepsi de ön sıralarda olmak üzere her yaştan ve henüz yaşı bile olmayan
15 civarında çocuk vardı. İlk dakikalarda başlayan ağlama ve ağlamadığı
halde ağlama sesi çıkarmalar Bodrum'a inene kadar sürdü. Selin'in kırk
dakika süren inanılmaz sabrı içindeki şiddet dürtülerinin uyanmasıyla
sona erdi. "Hanımlar ya çocuklarınızı susturun ya da birazdan beni
susturmak zorunda kalacaksınız" diye bağıran sesine kendisi bile
şaşırdı. Kolundan çekiştiren oğlunun "Anne otur yerine, bağla kemerini,
iniyoruz" diyen sesiyle kendine geldi. Uçağın alana büyük bir
gümbürtüyle inmesi pilotun bile çocuklardan intikam almaya çalıştığını
gösteriyordu.
Onları
alandan Meriç ve oğlu almaya gelmişlerdi. İki eski arkadaş, yanlarında
11 ve 13 yaşlarında iki yakışıklı delikanlı ile arabaya binip Bodrum'un
merkezine doğru yola koyuldular. Selin yaklaşık kırk dakika sonra
Bodrum'un ışıklarını gördüğünde tam "geldik" sevincini yaşamak üzereyken
direksiyondaki acımasız arkadaşından öğrendiği şeyle, arabanın ön
koltuğunda biraz daha küçüldü. 35 dakikalık daha yolları vardı. O güne
kadar gördüğü en dar, en karanlık ve en bozuk yollardan geçerek Selin'in
"Az kaldığını söyle Meriç" yakınmaları arasında nihayet Gümüşlükteki
yazlık eve ulaştılar.
Selin'in
gözüne ilk çarpanlar harika bir koy, nefis bir mehtap, tertemiz bir
hava, iki katlı güzel bir ev, arkadaşının renkli örtülerle süslediği
verandadaki masa ve dev bir örümcek oldu.
İlk sözü
ise, "güle güle oturun" ve "ben nasıl geri dönerim?" oldu. Örümcek
verandanın en güzel köşesinde sakin sakin gecenin tadını çıkarırken, on
dakika kadar onu kimin saf dışı bırakacağını tartıştılar.
Nazik bir
ev sahibi örneğini titizlikle sergileyen Meriç, bu işi arkadaşına
bırakmakta kararlı idi. Selin ise çocukluğundan beri içinde hissettiği
doğa ve hayvan sevgisinin böyle bir olaya müdahale etmesine imkan
vermediğini anlatmaya çalıştıysa da diğerleri tarafından pek inandırıcı
bulunmadı. Sonunda ihaleyi paylaşmaya karar verdiler.
İlk olarak
Meriç bir tüp böcek ilacının yarısını yaratığın üzerine sıktı. Örümcek
"bu bana çocuk oyuncağı" dercesine verandada turlamaya başladı. Savaş
sırası Selin'in 13 yaşındaki oğluna gelmişti. Gürkan elindeki uzun
namlulu tüpten örümceğe köpük püskürtmeye başladı. Bu arada Meriç'in
"İlacın hepsini bitirme başka örümcekler de var.." diyen sesi, Selin'in
son yarım saattir içinden yükselen ve bastırmaya çalıştığı "Evim evim
güzel evim" deyişini haykırmasına neden oldu. Bu arada örümcek ise
özellikle köpükten sonra iki kadeh rakı içmişçesine cesaretlenmiş ve
dayılanarak üstlerine doğru gelmeye başlamıştı.
Sıra
Selin'deydi. Sağ elinde oğlunun 44 numara terliği, sol kolu arkasında
örümceğe yaklaşarak gözlerinin içine baktı. Kendinden emin bir eskrimci
edasıyla hamlesini yaptı.
Diğerlerini dehşete
düşüren şey, vuruşun şiddetinden çok Selin'in attığı çığlık oldu.
Bu Bodrum
gezisi, onların değişik yaratık türleri hakkında oldukça fazla bilgi
sahibi olmalarına da yardımcı oldu.
Bir deniz
yatağını dört kişi paylaşmanın verdiği zevki bilir misiniz? O yatağa tek
başınıza sahip olmak için verdiğiniz çılgınca mücadelenin sonunda,
diğerlerinin suya batıp çıkması, hatta boğulmak üzere olması bile sizin
için bir şey ifade etmez.
Sonunda
patlayan yatakla birlikte dört kişinin de açıkta kalması en uygun çözüm
olur. Selin ve diğerlerinin bu sonuca ulaşmaları fazla zamanlarını
almadı.
Tatillerinin ikinci günü Gümüşlükteki evden saat 20.00 civarında ayrılıp
Bodrum'un merkezine giderek akşamı değerlendirmek istediler. Otopark
sorunu yaşamamak için Gümüşlük-Bodrum arası çalışan minibüslere binmeye
karar verdiler.
Güneş
çekilmiş, yerini tatlı bir griliğe bırakmıştı. Koyları çevreleyen
virajlı ve tenha yolda sohbet ederek yürümeye koyuldular. Oldukça uzun
bir akşam yürüyüşünden sonra yanlarından minibüsten başka her şeyin
geçtiğini fark ettiler. Buna değişik ebatlarda köpekler de dahildi.
Otostop
yapma fikri Selin'e içten içe cazip görünmeye başladığında bu
düşüncesini yol arkadaşlarına açmaya karar verdi. Meriç ve oğlu sessiz
kalırken Gürkan sert tepki verdi. "Asla"
Bu dar ve
karanlık yollarda yayaların karşı karşıya kaldığı soygun ve tecavüz
olaylarının nasıl gerçekleştiği konusunda Selin'in yaptığı kısa ama ikna
edici konuşma etkisini çabuk gösterdi. İlk geçen özel otoya, otostopa
karşı olan Gürkan'ın büyük bir heyecan ve istekle el kaldırması oldukça
ilginçti.
Sakin geçen
bir otostop yolculuğundan sonra sürücüyle vedalaşarak arabadan indiler.
Kalabalığın arasına karışarak yemek yiyebilecekleri bir yer aramaya
başladılar.
Selin ve Meriç hafif
bir müzik eşliğinde sakin bir yemek hayali kurarken, delikanlılar
hareket ve heyecan isteklerini dışa vurdular. Aralarındaki fikir
ayrılığı çatışmaya dönüşmek üzereyken son derece ısrarcı bir garson
dörtlüyü ikna etmeyi başardı. Selin ve Meriç ne olduğunu anlayamadan
kendilerini bir restaurantın içinde buldular.
O gece, piyanist şantörün çaldığı "ooo!..
Mehmet bey de aramızdalar" tarzı müzikle yemeklerini yerken, "Atılımcı
garsonların turizm sektöründeki önemi" konulu dört kişilik bir panel
düzenleyerek sırayla söz aldılar.
Sadece
garsonu mutlu eden bu akşam yemeğinin, ne Selin ne Meriç ne de gençlerin
arzu ettiği tarz bir yemek olmadığı gerçeğini değiştirmeleri artık
mümkün değildi.
Gecenin
geri kalan kısmında istedikleri ahengi yakalayabilmek umuduyla
restauranttan çıktılar. Vakit hayli ilerlemiş, insanların sesleri
yükselmişti. İlk teklif Selin'in oğlundan geldi.
"Halikarnas
diskoya gidelim"
Bu,
aralarında tartışmasız oy birliği ile kabul edilen ilk teklif oldu. Tek
sorun 11 ve 13 yaşlarındaki iki delikanlının diskoya alınıp alınmayacağı
idi. Şanslarını denemeye karar verdiler.
Halikarnas'ın kapısına geldiklerinde gözlerine inanamadılar. Annesinin
kucağında, meraklı gözlerle etrafı seyreden 2 yaşlarında bir bebek
diskoya giriyordu. Halikarnastaki yaş seviyesi Selin ve Meriç'in
yaşlılar sınıfına girmesine yetmişti. Bu moral çöküntüsü içinde girdiler
diskoya ve kendilerine bir yer buldular.
İlk gösteri
başladığında Selin ve Meriç’in hayata küsmeleri için bir neden daha
bulmaları zor olmadı. Ülkelerindeki ekonomik krizden hayli
etkilendikleri, kıyafetlerinden belli olan Rus gösteri ekibi sahnede
yerini aldığında özellikle bayan dansçıların bacak boyu dehşet
vericiydi. Aslında sadece Selin ve Meriç değildi bu ölçülerden
etkilenen. Kavalyeleri olan iki delikanlı da yaş faktörü gibi bir unsuru
akıllarına dahi getirmeden sahnedeki bayanlara aşık olmakta
gecikmediler.
İlk
gösterinin ardından kendilerini ortamın hızına kaptıran dörtlü saatler
ilerlediğinde biraz dinlenmek için dansa ara verip yerlerine oturdular.
Soğuk bir şeyler içmeyi teklif eden Selin, içkileri bardan alma gibi bir
faaliyetin başına geleceğinden habersizdi. Kalabalık arasında güçlükle
ilerleyerek bara yaklaştı. Mütevazı bir servet sayılabilecek miktardaki
ödemeyi yaparak dört kola aldı. Rakamların keyfini kaçırmasına izin
vermeden yerine döndü ve her yudumun değerini takdir ederek kolasını
yavaş yavaş içmeye başladı.
Omzundaki
eli hissedip döndüğünde Kevin Kostner’ın elinde bir cep telefonuyla
kendisine gülümsediğini gördü. Hemen yerinden fırlayıp imzalı resim
istemeyi düşünürken, birden Kevin’ın Türkçe konuştuğunu fark etti.
“Hanımefendi az önce telefonunuzu düşürdünüz.” Kevin ile ilgili tüm
heyecanını kaybeden Selin teşekkür ederek telefonunu aldı.
Yerine
oturduğunda bu kez de Meriç’in oğlu bunaltıcı sorularına başlamıştı.
“Yine gösteri var mı? Kızlar yine çıkacak mı?” Selin her zamanki sakin
tavrıyla olaya müdahale ederek genci uyardı. O anda sahnede yerini alan
Rus ekip yine, dörtlüyü ve diğer tüm konukları mutlu edecek bir kıyafet
giymişti.
Gecenin
hayli ilerlemesiyle birlikte Selin ve Meriç pes etme noktasına
geldiklerini anladılar. Kavalyelerini gecenin bitmek üzere olduğuna ikna
edişleri, eve dönüş yolculuğu sırasında gecenin kritiğinin yapılması ve
nihayet verandada içilen birer kahve ile geceye nokta koyan iki arkadaş,
bodrum yeni bir yaz sabahına uyanırken odalarına çekildiler.
Tüm
güzellikler gibi, bu iki arkadaşın da kısa buluşması, hızlı geçen
günlerle son buldu. Dönüş yolculuğunda daha sakin bir uçuş dileyerek
İstanbul’un yolunu tuttular.
ANIYOL
Gecenin
geç bir vaktiydi, aydınlıktan da karanlıktan da uzak bir andı.
Karayolunda arabayı durdurup ışıklarla bezenmiş şehre bakarak “Yoksa
sadece senin için mi merhaba dedim onca insana, yoksa sadece senin için
mi veda ettim?” diye düşündü. Tekrar yola koyulduğunda gözlerinde
yağmalanmış sevgisinin izleri vardı.
Komşu kapıların zillerini
çalıp kaçmanın ona eskisi kadar zevk vermediği yıllarda kendine yeni bir
eğlence bulmuştu. Kucağında bir kediyle mahalle aralarında dolaşır,
birinci kat balkonlarında asılı çamaşır arardı. Gözüne böyle bir balkon
kestirdiğinde önce etrafı kollar, gelen giden yoksa kediyi hızla
yukarıda asılı çamaşırlara doğru fırlatırdı. Kedi düşmemek için
tırnaklarını çıkarıp çamaşırlara tutunmaya çalışır ve takıldığı
çamaşırlarla beraber aşağı düşerdi.
İlkokulu bitirdiği yıl aşık
olmuştu. Kız sınıf arkadaşıydı. 12 yaşında başlayan bu aşkını 16 yaşına
gelene kadar kendisine sakladı. Aslında amacı karşılıksız sevip acı
çekmek değildi, bu ona göre bir cesaret meselesiydi ve o kendinde bu
gücü bulamıyordu. Her şeyi göze alıp onun yanına gittiğinde lisedeydi.
Yine de o bir tek cümleyi söylerken kıpkırmızı olmuştu. Sonuç tam da
tahmin ettiği gibi olmuş ve reddedilmişti.
Karanlıkta yol alırken
“Hayatı ıskaladım” diye geçirdi içinden O sırada karşıdan gelen aracın
farlarından onun bir tır olduğunu tahmin etti. Doğruydu, milli piyango
biletlerini taşıyan tırdı. O an bir daha bilet almamaya karar verdi.
“Zaten hayat boyu kazı kazan oynuyoruz, görünenin değil de görünmeyenin
altında yatan gerçeklerin peşindeyiz.” diye söylendi. Devamlı yüzeyleri
kazıyıp gerçeklere ulaşmaya çalışmak yerine, gerçekleri kazıyıp
altındaki yüzeyleri mi bulmalıydı?
Lise bittiğinde, “Bu
şehirden ve ondan uzaklaşmalıyım” diye düşünmüş ve üniversite için iki
arkadaşıyla birlikte başka bir şehre taşınmıştı. Aradaki kilometrelerin
ve geçecek zamanın onu unutması için iyi bir zemin olacağına karar
vermişti.
Ve birçok insanın düştüğü
hataya o da düşüp, “mutluluğu” burnunun üstünde unuttuğu gözlük gibi hep
başka yerlerde aramaya başlamıştı. Sevdalı yanlarını dışa vurup, gizlisi
saklısı olmadan yaşamaya çalışmıştı. Dilinin altında bakla
taşımaktansa, kısa devre platonik aşkları tercih etmişti.
İstanbul’a gelişinin 3.
yılıydı. Bir gün okul çıkışında durakta dalgın beklerken onu gördü. Bu
kez kızarmadan konuşabildi ve onun da yalnız olduğunu öğrendiğinde 5 yıl
önceki teklifini yinelemeyi düşündü. Ama buna gerek kalmadan teklif
karşıdan geldi.
-
Teklifin hala geçerli mi?
Nasıl “evet” dediğini, kendini nasıl
kontrol edebildiğini şu an hiç hatırlamıyordu.
Şimdi gecenin bu saatinde
karayolunda ilerlerken, arabanın yan camından gökyüzüne baktı, ne kadar
çok yıldız vardı. Daha önce gece yolculuğu yaptığında gökyüzünde hep
Ay’ı arar, onu takip eder, gözlerini alamazdı. Yıldızlar hiç ilgisini
çekmezdi. “Hata imiş...” diye düşündü. “Kendi hayat çadırımda göçebeyim”
diye geçirdi içinden. “Bir zamanlar yürekli dostluklar koyardı ekmek
arasına insanlar ve bir ısırışta doyarlardı. Şimdiki gibi hırslar yoktu
yaşam kavgasında” diye söylendi.
-
Ben çocukken aşk da vardı bu ülkede
saygı da...
Bu gece anılar ona rahat
vermiyordu. Aslında o da zihnini dağıtmayı istemiyor, her şeyi yeniden
yaşıyordu. İşte yine okul yıllarına geri dönmüştü. Mezun olduğu gün yine
onunla beraberdi. Bazı kararlar almaları gerekiyordu. Sırada askerlik
vardı. Ona “Hayatı paylaşmayı” teklif etmişti. Harika bir gün
geçirmişler, planlar yapmışlardı. Askerlik süresince onun da okulu
bitecekti ve sonra.......
“Hayat ne garip” diye
düşündü. O gün yaptıkları planların hiç birini gerçekleştirememişlerdi.
“Bunun sorumlusu hangimizdik?” diye söylendi.
“Ben askere gitmek zorundaydım ama o
karşısına çıkan kendince iyi teklifi değerlendirmek ve daha ben
gittikten 3 ay sonra başkası ile olmak zorunda değildi.”
Artık hava hafiften
aydınlanmaya başlamıştı. Yorulduğunu hissederek ilerde görünen benzin
istasyonunda biraz dinlenmeye karar verdi. Arabasını bir kenara park
edip kafeteryaya doğru yürürken sağda asfaltın kenarında kendi halindeki
kır çiçeklerini gördü. Aralarında papatyalar da vardı.
Papatyalar......
“Mühendis
olmanın en güzel yanı şantiyede çalışabilmekti” diye düşündü. Askerlik
dönüşü bulabildiği en uzak şantiyede işe başlamıştı. İyi kazanıyordu.
Kardeşinin okul masraflarını karşılıyor, kendisi için fazla anlam ifade
etmeyen kazancının büyük bölümünü de ailesine yolluyordu. Yerin çok
altında çalışıyor, tüneller açıyor ve bundan mutluluk duyuyordu.
Bir gün
şantiye civarındaki tepelerde dolaşırken küçük bir köylü kızla
tanışmıştı. Kız ona papatyaları, kimsenin fark etmediği kır çiçeklerini
anlatmıştı. Okuma yazması dahi yoktu ama en güzel çiçekler nerede
bulunur iyi biliyordu.
“Bazen
kimse görmeden yaşayan ve yok olup giden öyle çok çiçek var ki bakmaya
kıyamazsın” demişti. Bir çiçek düşünün ki hiç sulanmıyor, kimse onu fark
etmiyor ama o inatla açıyor ve gerektiğinde kendini gözyaşları ile
suluyor. Bir çiçeğin inceliğini her şeye rağmen yaşıyor ve yaşatıyor.
“O köylü
kızı ona papatyaların ne zaman ağladığını, çiçeklerin en güzelinin neden
en uzak ve en kuytu yerlerde açtığını anlatmıştı. O kızdan çok şey
öğrenmişti ama ona adını sormayı akıl edememişti. Kız ise onu biliyor ve
tanıyordu. Şantiyeye yakın bir köydendi ve tüm küçük yörelerde olduğu
gibi okumuş adamı herkes tanıyor ve saygı duyuyordu.
O bölgede
3 yıl çalışmıştı. Ayrılma zamanı geldiğinde kızla vedalaşamamıştı.
Gerçeklerden korkup kaçma alışkanlığı kendisine engel olmuştu. Aklında,
dağınık saçlı, kocaman ışıl ışıl gözlü, saf bir güzellik olarak yer
etmişti o kız. Ve onun ağladığını görmekten kaçmıştı.
2 yıl
sonra yakın çevrede bir baraj inşaatında çalışırken bir telefon almıştı.
Yukarı ağcagüney köyü muhtarı onu Fatma’nın düğününe çağırıyordu.
“Fatma kim?” diye geçirdi içinden ama sormak ve düğüne gitmek yerine
“inşallah, kısmetse gelirim, herkese selamlar.. “ diye geçiştirmişti. 6
ay sonra yine bir telefon aldığında bu kez karşısında ince sesli ve o
yörenin şivesiyle konuşan bir kız vardı.
-
Ağabey, neden gelmedin? O papatyalar
hep seni sordu...
O an aklı başına gelmişti. Küçük bir
köylü kızı kadar olamamıştı. Basit ve klasik bir yalan uydurmuş,
“Telefonumu nasıl buldun?” diye sormuştu. Oysa neler neler vardı
soracak, anlatacak....
Şimdi burada, bu benzin
istasyonunda, sabahın ilk ışıklarında gördüğü papatyalar ona o köylü
kızının sıcaklığını hissettirdi. Hayatta isteyip de başaramadığı şeydi
ağlamak. Babası ona sürekli “Erkek adam ağlamaz” demişti. Oysa
küçüklüğünde babasını ağlarken görmüştü bir kez. O an “Ben babamdan daha
güçlü olacağım” diye kendi kendine söz vermişti.
Hayatında pas tutmuş bazı
gerçekler ve kendi yalnızlığı içinde yaşadığı sevdalar, yüzünün
yağmurlarında ıslanırken “Bu da geçer” dedi, “Çünkü yaşamak umurumda...”
“Bir bardak çay içmeliyim”
diyerek benzin istasyonunun kafeteryasına girdi. Etrafta tüm geceyi
uykusuz geçirmiş üç beş kişi vardı. Kimi yolcu, kimi garson, gülümsemeyi
unutmuş yüzler...
Çayını yudumlarken duvarda
asılı tahta kaşığa gözü takılıp gülümsedi. Şantiyede çalıştığı yıllardı,
yemek salonunun duvarına boyadığı ve üzerine “Kaşık! Senin hiç değilse
bir sapın var tutulacak, bizim neremizden tutsalar nafile..” yazdığı bir
tahta kaşık asmıştı. Herkes bu eserini (!) çok beğenmişti. “Ben bu
kaşığı alırım abi” diyen götürüyor, ertesi gün kendisi yenisini yapıp
asıyordu. Millet sapı olmaya ne kadar meraklıydı...
Kafeteryadan çıkıp
arabasına doğru giderken gülümsediğini fark etti.
İnsan kendisinden kaçabilir miydi?
Kaçtığını sansa bile gittiği yeri kendine dönüştürüyordu. “Hayat bir
yağlı güreş gibi” diye söylendi. “Ben bir yerinden yakalayana kadar
elimden kayıp gidiyor.”
Tekrar karayoluna
çıktığında dikiz aynasında geride bıraktığı yola baktı. Çok uzaklardan
onun kendisine baktığını görür gibi oldu. Artık, askere giderken
ayrıldıkları günkü gibi değildi yüzü. “İyi ki gelmişim” diye düşündü.
“Sonunda anılarımın yeminini kırdım, dilimdeki o eski şarkıyı düşürdüm,
meğer bir parçası eksik kalan o resim küldenmiş.”
Cennetlik
Niyazi
Parktaki ağaca yapıştırılmış ilanı gördüğümde
aklıma yıllar öncesinden duyduğum bir olay geldi. Takvimlerin 70’li
yılları gösterdiği günlerde Niyazi usta kuran okumasını öğrenmeye karar
veriyor. Mahalle camiinin imamıyla ücret dahil her konuda anlaşıyorlar.
Ücretin tamamını peşin ödeyecek, ders saatleri namaz vakitlerinin
bitiminde başlayacak ki cemaat dağılsın ve rahatsız edilmesinler.
Ortada bir rahle, önünde diz çökmüş vaziyette
Niyazi usta, imam da hemen karşısında ve camide ilk ders başlıyor.
Niyazi usta bazı vurgulamalarda hata yapınca
imam uyarıyor. Hatalar devam ettikçe imam sertleşiyor, hatta bağırıyor.
O ise hem okumaya devam ediyor hem de “Ulan ne sinirli herif bu” diye
düşünüyor. İşte o anda dalgınlıkla bir hata daha yapınca şiddetli bir
şaklama sesi caminin duvarlarında yankılanıyor. Niyazi usta dengesini
kaybedip yan tarafa devriliyor. Öyle okkalı tokat...
O yıllarda Niyazi usta 30 yaş civarında ve 5
çocuk sahibi ki bu sayı daha sonra 7’ye çıktı.
O şamardan sonra ayetleri tam seçememeğe
başlıyor ve hata oranı ister istemez artıyor. Aslında kendisi de imama
iade-i tokatta bulunacak ama parayı peşin ödedi ya gözü kesmiyor.
Bu durum günlerce devam ediyor. İmam artık
her gün Niyazi ustaya tekme tokat giriyor, onda ise çıt yok. Hatta
zaman zaman Arapça küfürler de yiyor ve bu olaylar caminin içinde
oluyor.
Nihayet 3 ay kadar sonra Niyazi usta planını
yapıyor. İmama “Hocam Allah sizden razı olsun, ben bu işi artık
öğrendim” diyor. İmam da “Evet, bence de iyisin, yarın son gün olsun”
diye onaylıyor.
Ve büyük gün geliyor... Niyazi usta yine
rahlenin önünde diz çökmüş vaziyette ama bu kez bir ayağını destekli
koyuyor ki ilk tokat geldiğinde devrilmesin ve anında saldırıya geçsin.
Okumaya başlıyor ve kasıtlı olarak hata yapıyor ama imam sadece
uyarıyor, dokunmuyor. Oysa bu son gün ve nihayet öcünü alabilmesi için
imamın son bir kez daha vurması gerek. Niyazi usta sürekli hata yapmaya
başlıyor. Sonunda imam dayanamayıp başına hafifçe dokunuyor. Aklından
yıldırım hızıyla “Bu son gün, bu herif bana vurmayacak, bu son şansım”
diye geçiren Niyazi usta “ulan anasını ............... imamı, üç aydır
yettin artık” diye bağırarak ayağa fırlayıp imamı altına alıyor.
Kuran bir yana, rahle bir yana... Ve
başlıyorlar kutsal mekanda küfürler ederek boğuşmaya. Niyazi ustanın
daha sonra söylediğine bakılırsa, imam kendisinin bile bilmediği harika
küfürler biliyormuş.
Camideki bu patırtıya çevredeki bir iki kişi
yetişip onları ayırmaya çalışıyor fakat ne Niyazi ustayı ne de imamı
sakinleştiremeyince dışarı fırlayıp bağırmaya başlıyorlar “Yetişin!
İmamı dövüyorlar.” Yoldan geçenler hemen camiye giriyor, bakıyorlar ki
küfürler ve yumruklar havada uçuşuyor. Bu kez yeni gelenler “Ulan
utanmıyor musunuz Allah’ın huzurunda böyle konuşmaya” diyerek olaya
karışıyorlar ve artık kimin kime vurduğu belli olmayan bir kargaşa
kopuyor camide.
Sonunda hepsi birden karakolluk oluyorlar.
Olay uzun yıllar unutulmuyor.
Parktaki ilanda “Gitar dersi verilir.”
yazısını gördüğümde Niyazi usta gibi bir heves kursa başlasam mı diye
düşündüm.
Ne dersiniz? Sonumuz nerede biter?
ÇAM BABA
İstanbul yine sisli bir ekim sabahına uyanırken, Nayman
ailesinin iki katlı evinde farklı duygular yaşanıyordu. Ziya bey
Erenköy'deki babadan kalma bu evi çok severdi. Bahçedeki ağaçlara
baktıkça hayaller kurardı. Sanki çocuklarının ağaçlara tırmandığını
görür, neşeli cıvıltılarını duyar ve mutlu olurdu.
İşte nihayet 1940 yılı onun bu hayallerini gerçekleştirmişti.
İlk ve tek çocukları Hikmet'in doğuşu, yıllardır çocuk özlemiyle yanan
Ziya beyle eşini tahminlerin çok ötesinde mutlu etmişti. Şimdi tek
dilekleri geç gelen bu güzel yavruya iyi bir yaşam hazırlamalarına
yetecek bir ömürdü.
Hikmet mutlu bir çocukluk geçiriyordu. Okumaya ve ağaçlara olan
sevgisi tüm çevrenin dikkatini çekiyordu. Gün boyu ağaçlara tırmanıyor,
onlarla konuşuyor, onlara kitap okuyordu. Üst dalları evin ikinci katına
kadar yükselen ceviz ağacı onda ayrı bir heyecan uyandırıyordu. Ağacın
altında sabırla kargaların gelmesini beklerdi.Karganın, ağaçtan
kopardığı cevizi kırabilmek umuduyla yere atması ve sonra kendisinin
cevizi kargadan önce bulması en sevdiği oyundu. Karga ile Hikmet
arasında gizli bir yarış var gibiydi. Sık sık arkadaşlarını bahçeye
toplar, onlara ceviz ikram ederdi. Arkadaşları arasındaki tartışmaları
ustaca çözmesi onun çok sevilmesine yol açmıştı.
Şimdi parka doğru yürürken, beyni uğuldayarak düşündü o günleri
Hikmet. Her gün geldiği bu parka iyice yaklaşmıştı. Birden caddenin
kenarında, bir nefes kadar uzağında aniden fren yapan taksiyi göz ucuyla
seyredip yürümeye devam etti. Arkasından aşina olduğu bir ses
kulaklarında yankılandı.
"Hikmet"..
Durakladı.. Hüznün perde perde yayıldığı yüzünü sesin geldiği
yöne çevirdi. Gözleri de kulakları gibi inanamıyordu. Taksiden inen
Yıldız'dı. Peşinden, ona yakın olabilmek umuduyla hukuk fakültesine
girdiği Yıldız. Bir zamanlar sıcak duygularla bağlandığı bu kıza şimdi
nasıl yaklaşacağını bilemiyordu. Elini uzattığında, Yıldız ona çoktan
sarılmıştı bile. Ve onun "Hadi, şu parkta oturalım biraz" diye teklif
ettiğini duydu.
Kopuk kopuk anılar hızla geçti Hikmet'in aklından. Okulun
bitişi, Yıldız'ın Amerika'ya gidişi ve yalnızlıkla geçen 36 yıl. Derin
bir nefes aldı. Bu nefeste hüzün, öfke, düğüm düğüm olmuş duygular
saklıydı.
Her sabah geldiği bu parka, bu kez farklı duygularla girdi.
Onun geldiğini gören çocukları toplandıkları masanın etrafından
gülümseyerek doğruldular. Hikmet onlara eliyle oturmalarını işaret
ederken, satranç takımıyla parka geldiği ilk günü hatırladı. Yıllanmış
gövdesiyle ayakta kalma savaşı veren çam ağacına adını kazımaya çalışan
7- 8 yaşlarındaki çocuğun yanına gitmiş "Günaydın çocuk, bu yaşlı
ağaçtan ne istediğini bilmiyorum ama bak bende başka bir ağaçtan
yapılmış ilginç bir şey var." diyerek çocuğun dikkatini çekmişti.
Dikdörtgen masaya satranç takımını kurmuş, çocuğu karşısına oturtmuştu.
Ertesi sabah parka girdiğinde, aynı çocuğu yanında iki arkadaşıyla
birlikte bir gün önceki masada bekler bulmuştu.
Çocuklar bisikletlerini parkı ikiye bölen minik göletin
üzerindeki köprünün korkuluklarına yaslamışlardı. Park görevlisi
ağaçları ve göletin çevresindeki çiçekleri suluyordu. Islak toprak
kokusunu büyük bir zevkle içine çeken Hikmet, ayağa kalkan çocuklara
eliyle oturmalarını işaret ederek yaklaştı yanlarına.
Park, sabah yürüyüşü için gelenlerle dolmuştu.
Bir masanın etrafında toplanmış olan çocuklar ve bu saçları beyazlaşmış
gözlüklü adam, özellikle bayanların dikkatini çekmişti. Parktaki üçüncü
turunu tamamlayan genç bir kadın, aceleci adımlarla ayrıldı oradan. Çok
geçmeden yanında 10 yaşlarında bir kız çocuğu ile satranç oynayanların
yanına tereddütle yaklaştı.
Şimdi yeni gelen çocukla birlikte masanın
etrafında iki yana karşılıklı yerleşmiş 8 çocuk, önlerindeki üç satranç
takımına dikkatlerini vermişlerdi. Yüzlerinden ciddiye alınmanın verdiği
mutluluk okunuyordu.
"O çocuklar sana saygı duyuyorlar bu belli" dedi
Yıldız.
Duygulu, hassas ve o çok iyi tanıdığı ses
Hikmet'i kendine getirmişti. "Bu kolay olmadı" diye yanıtladı Hikmet.
Küçük dostlarının birer birer artması ve sekiz kişilik ekibin oluşması
günlerini almıştı. Bir keresinde onları ağaçların az olduğu bölümdeki
bir masaya oturtmuş, güneşten rahatsız olmalarını sağlamıştı.
Çocuklardaki huzursuzluk artınca, ağaçların bir çadır gibi gökyüzüne
perde çektiği gölge alana taşımıştı masayı. O günkü satranç dersini
noktalamış, çocukların dikkatini ağaçlara çekmeye çalışmıştı. Çamların
alt dalları kurumuş, gövdeleri çatlak çatlak olmuştu. "Bir şeyler
yapmalıyız çocuklar, bu ağaçları kurtarmalıyız yoksa hep güneşte oynamak
zorunda kalırız." demişti. Çocuklara, ağaçların da onlar gibi ilgi
beklediğini, zamanı geldiğinde ilaçlanması gerektiğini anlatmıştı.
Şimdi, yıllardan sonra karşısında oturan
Yıldız'ın sarı saçlarına, uzun kirpiklerinin çevrelediği gözlerindeki
ifadeye baktı uzun uzun. Yıllar acımasız izlerini bu güzel kadına
yansıtırken çok insaflı davranmış olmalı diye geçirdi içinden.
Geçen gün tesadüfen dinlediği bir şarkının
sözleri geldi aklına. "Nereye insanoğlu nereye doğru? Her şeyin bir
yeri, bir başı sonu var. Zaman geçmiş işin bitmiş, ecel kapında. Gün
veda günü..."
Kendini zorlayarak Yıldız'ın anlattıklarını
dinlemeye çalıştı. Beyni uğulduyordu. Konuştuğunu ve Yıldız'a bir şeyler
anlattığını fark etti. "Kör olarak doğanlar hayallerinde
canlandıracakları ile yetineceklerdir. Ama sonradan kör olanlar her şeyi
hatırladıklarından kayıplarının büyüklüğünün bilincindedirler. Ancak her
geçen gün anılar biraz daha soluklaşır belleklerinde. Zaman geçtikçe
özellikle sevdiklerinin yüzünü hatırlamakta zorlanırlar. Sevdiklerinin
yüzüne dokunma isteği bu yüzdendir." Birden elinin Yıldız'ın yüzünde
gezindiğini fark etti.
Artık kalkalım" dedi Hikmet.
Kulaklarında Yıldız'ın "Yarın görüşürüz" diyen
sesi tekrar tekrar çınlarken yürümeye başladı. Bildik caddeler, bildik
yüzler yanından akıp geçerken bugünü, dünü, yaşanmamış hayatları
düşündü.
Yüksek binalar arasında sıkışıp kalmış, çocukken
kendisine çok heybetli görünen küçük evine baktı karşıdan. İçindeki
burukluk giderek derinleşirken adımlarını sıklaştırdı. Bahçenin sokağa
uzanan parke taşlı zemininde ilerlerken, yerdeki az önce atıldığı belli
olan cevizi eğilip almak gelmedi içinden. Başını kaldırıp yukarı baktı,
karga ortalıkta gözükmüyordu. Evin kapısını açmadan, dönüp ceviz ağacına
sevgiyle gülümseyerek baktı.
Kapıyı aralayıp sessizce süzüldü içeriye ve
kendisini bekleyen yalnızlığına.
O sabah parka gelenler, ellerinde kova ve
fırçasıyla çamların gövdelerine sulandırılmış kireç süren çocukları ve
zarif kadını gördüklerinde ilgilerini saklayamadılar. Güneş, masmavi
gökyüzünde yükselirken, artık iyice seyrelmiş olan çam dallarından içeri
süzülüyor ve sarışın kadının saçlarından etrafa ışıltılar yayıyordu.
Mansız
Acıkmıştı. Uzandığı şezlongdan doğruldu,
okuduğu sayfanın köşesini katlayıp kapattı kitabını. Sahil çok genişti
ve bir şeyler atıştırmak için otele kadar yürümeyi göze alamadı. Hazır
buralara kadar gelmişken meşhur Ayvalık tostunu denemeliyim diye
düşündü. Yolun kenarına tek sıra halinde dizilmiş büfelerden birini
gözüne kestirdi. Tostun hazırlanmasını beklerken etrafı izlemeye
koyuldu.
Hemen yan tarafından gelen ses ilgisini
çekmişti. Bir kadın oğluna sesleniyordu “Kutsal, gel oğlum buraya..” Bir
anne yada baba çocuğuna nasıl bir düşünceyle Kutsal adını verirdi ki?
Aklına daha o sabah gazetede okuduğu bir haber geldi. Adamın biri
öldükten sonra gömülmek üzere kendisine bir türbe yaptırıyor. Yaşadığı
süre içinde iyi bir insan olduğuna ve cennete gideceğine kesin gözüyle
bakıyor, tedbirini ölmeden alıyor ve kendi türbesini yaptırıyor.
Gazeteciler “Karını da yanına alacak mısın?” dediklerinde “O türbelik
biri değil” diyor. Bu işe bozulan karısı da kendi türbesini yaptırmaya
karar veriyor. Daha adam ölmeden inşaatı tamamlanan boş türbeye, ahali
mum yakıp ip bağlamaya, dua edip adak adamaya başlıyor.
Bu Kutsal denilen çocuk da ilerde böylesi bir
girişimde bulunur muydu acaba?
Akşam yemeğimi de burada bu tostlardan yiyerek
mi halletsem diye düşündü. Otele bir gece önce yerleşmişti. Akşam yemeği
için salona indiğinde farklı bir düzenleme olduğunu gördü. Alışılmış
enine boyuna bir açık büfe değildi karşısındaki. Ortada büyükçe bir
sütun ve bu sütunun etrafını çevreleyen azami beş metrelik çapa sahip
bir yuvarlak masa. Biraz ilerde yine bir sütun ve etrafında yine aynı
yuvarlak masa. Yemekler bu masaların üzerine dizilmiş, masaların
başlangıç noktalarına da boş tabaklar istiflenmişti. Eline bir tabak
alıp sağdan ilerlemeye başlamıştı. Trafik kurallarına oldum olası
saygılıydı. Ama hem otel yönetiminin hem de kendisinin aklına gelmeyen
bir şey vardı. Bazı ülkelerde trafik soldan işlerdi. Yemek salonunda
kalabalık arttıkça karışıklık da başlamıştı. Kuyrukta sağdan
ilerleyenlerle soldan ilerleyenler ortalarda bir yerde karşılaşıyordu.
Kimsenin kimseye yol vermeye de niyeti yoktu. Kıran kırana bir mücadele
başlamıştı. Daha otele geldiği ilk gün böylesi bir trafik gözünü
korkuttuğu için yan yolları denemeye karar verdi. Bütün sıkı yemekler
ana yol üzerinde olduğundan yan yollara sadece salatalık domates ve
haşlanmış sebzeler kalmıştı. Sonunda zorunlu bir diyet tabağı hazırladı
kendisine.
Tost da nefis olmuştu. Akşama kesinlikle
tekrar bu tosttan yemeliydi. Hatta akşam yemeği sonrası otelin terasında
çay içmeye bile niyetlenmemeliydi. Denize nazır bir teras, çaylar nefis
ama bir sorun var. Saatler 21.00’i vurduğunda bir keman, bir bağlama ve
bir gitardan oluşan grup canlı müziğe başlıyor. Garsonlar çay
fincanlarını aceleyle topluyorlar. Bir çay daha alsaydım diyen olursa
“Canlı müzikle çay servisi yapmıyoruz.” cevabını alıyor.
İlginç kurallara sahip bir otel diye düşündü.
Öyle ya, çay midesine müzikse kulağına hitap edecekti. Arada ne gibi bir
bağlantı olabilirdi ki birlikte olamasınlar? Müzik canlı ise sıcak
içecek yasak ama banttan yayında çay, kahve hatta adaçayı.. İçmeyeni
dövüyorlar.
Bir gece önceki akşam yemeğinin tersine sabah
kahvaltısı otel sahibinin sayesinde eğlenceli geçmişti. Fanatik
Beşiktaşlı olan otel sahibinin, kahvaltının yapıldığı bahçede yaşayan
oldukça iri bir kaplumbağası vardı. Kaplumbağanın kabuğundaki
halkalardan her biri siyah ve beyaza boyanmıştı ve kaplumbağa yarım bir
futbol topu gibi ortalıkta serbestçe geziniyordu. Tüm otel personeli
tarafından “Mansız” adıyla çağırılan kaplumbağa, adını fena halde
benimsemişti. Kim “Mansız” diye seslense hemen o tarafa gidiyordu. Gerçi
gitmesi biraz zaman alıyordu ama önemli olan niyet etmesiydi canım...
Tekrar şezlonguna dönüp kitabını eline
almıştı. Köşesini katladığı sayfayı bulup kaldığı yerden okumaya devam
etti. Bir süre sonra aynı paragrafı 3.kez okuduğunu fark ettiğinde
kitabı kapatıp doğruldu. Şu “Şeytan sofrası” denilen yeri bir de ben
görmeliyim dedi. Ayvalığa yolu düşenlerin akşamüzeri güneşin batışını
izlemek için Şeytan sofrasına mutlaka uğradıklarını duymuştu.
Şeytan sofrasına gittiğinde ne güneşin batışı
ne de manzaranın muhteşemliği orada gördüğü bir çukur kadar ilgisini
çekmedi. Boyu bir metre, eni yarım metre kadar ve ayak biçiminde bir
çukur. Çukurun çevresindeki demir parmaklıkta bir de tabela asılı.
Tabelada çukurun şeytanın ayak izine ait olduğu yazılı. Elinde olmadan
diğer ayak izini aramaya başlamıştı çevrede. Yoktu.. Diğer ayak izi
yoktu.. Şeytan ya tek ayaklı yada sadece tek ayağıyla basacak fırsat
bulabildi diye düşündü. Ayak izinin olduğu tepeden aşağısı dikkatlice
incelense belki de diğer ayak iziyle birlikte kol, bacak, kafa izleri de
bulunabilirdi. Çünkü büyük ihtimalle bu tek ayak izini bıraktıktan sonra
şeytan aşağı doğru mecburi bir hızlı iniş yaşamış ve muhtelif izler
bırakmıştı.
Dikkatini tekrar ayak izine verdiğinde çukurun içinde
bolca bozuk para olduğunu gördü. Şeytanın ayak izi olduğu farz edilen
çukura para atıp dilek tutan insanlar vardı. Şeytandan dilenen bir dilek
bence berbat bir şey olmalı diye düşündü. Yoksa hangi aklı başında insan
şeytanın ayak izinden “ev, araba, koca..” türünden yapıcı bir dilekte
bulunabilirdi ki?
Akşam olmuş güneş batmıştı. Şeytanla vedalaşıp
oradan ayrıldı. Kendisine Cunda adasında muhteşem bir yemek ziyafeti
çekmeye karar verdi. Sahildeki balıkçıları dolaşıp hangisinde yesem diye
düşünürken ısrarcı bir garsona hayır diyemeyip gösterilen masaya
yerleşti. Beyaz şarap eşliğinde peynir tabağı, salata, yöresel
zeytinyağlı yemeklerden birkaç tane ve nihayet bir de balık siparişi
verip beklemeye başladı. Bekleme faslı umduğundan kısa sürdü. Bir an
önce ye ve git mantığında olan garson bütün siparişleri aynı anda
getirmiş, karnından önce gözünü doyurmuştu. İyi de şimdi hangisinden
başlayacaktı? Peynir ve salata ile keyif yapsa balık soğuyacak, balıktan
başlasa peynire yazık olacak.. Masanın çevresinde gözünü ona dikmiş ve
her hareketini dikkatle takip eden kedilerden biri cesareti ele alıp
bacaklarına sürtünmeye başlamıştı. Bu arada garson civardan gelen
geçenleri “Bu masa birazdan boşalacak, yerimiz var, buyurun..” şeklinde
ikna çalışmalarına başlamıştı. Tabağındaki balığın kuyruğundan tuttu ve
çaktırmadan masanın altına salladı. Bacaklarında her türlü acındırma
sürtünmelerini yapan kedi, balığı kaptığı gibi sokağın karşısına kaçtı.
Masanın çevresindeki diğer kediler de peşinden hamle edince ortalık
karıştı. Bu arada masasının iki adım ötesinde genç bir çift, gözlerini
kendisine dikmiş ne zaman kalkacağını kestirmeye çalışıyordu. Birden
iştahının kapandığını hissetti.
Otele döndüğünde vakit hayli ilerlemişti.
Terastan yine canlı müzik sesi geliyordu. Terasa çıkıp izin verilen
içecekler neler stresi yaşamaktansa kahvaltının yapıldığı bahçeye
yöneldi. Etrafına bakındı, kimsecikler yoktu. Sol tarafından hafif bir
hışırtı geldi kulağına. Bahçede yalnızdı ama hışırtı gittikçe
yaklaşıyordu. Birden Mansız’ı gördü. Sanki ona doğru yuvarlanıyordu.
Gecenin o saatinde önüne gelen bu yarısı sönmüş futbol topu görüntüsüyle
tüm kontrolünü kaybetti ve..
Ertesi sabah hesabını kesip otelden ayrıldı.
Dönüş yolundaydı artık. İlginç bir tatildi diye düşündü. “Ah birde o
şeytanın etkisinde kalıp Mansız’a şut çekmemiş olsaydım..”
OTOBÜS
“Otobüs şoförleri çok şanslı” Bu
karara varmama Ankara’ya yaptığım bir günlük kısa seyahat neden oldu.
Uçak korkusu, kara yolunu cazip hale getirdiğinde otobüslerin bu hale
geldiğini bilmiyordum. 4 numaralı koltuğa yerleştiğimde zevkli bir
yolculuk için hazırdım.
Şoför çok şık giyinmiş, muavinler
ise dikkati çekiyor. Siyah takım elbise ve papyon... Bu muavinlerden,
bırakın bir bardak su rica etmeyi, insanın onlara koltuğunu bırakıp
saygıyla servis yapası geliyor.
İlk kilometreler çay kahve
servisi ile oyalanarak geçti. Gözüm şoföre takıldığında beni oyalayacak
asıl konuyu buldum. Aracın hız göstergesi 100 km üzerinde takılı
duruyordu. Şoför müzik setinden gelen müziğin ritmine kendini kaptırmış
ve ayağı gaz pedalının yan tarafında yerde tempo tutuyor. Bir eli
direksiyonda, diğer elinde kahve fincanı. Gözü ara sıra televizyonda
oynayan macera filmine takılıyor.
Olaya, “Otobüs yeterli hıza
ulaşmış ve şoför ayağını dinlendiriyor” şeklinde bir yorum getirdim ama
dinlenme süresi uzadıkça uzuyor, şoförün keyfi yerinde. Gaz pedalına
iyi kötü hiç bir müdahalesi yok ve otobüsün hızı düşmüyor.
Yola bakıyorum... biraz ilerde
yokuş başlıyor. “Hadi şimdi de gaz verme de görelim” diye geçiriyorum
içimden. Gözüm ibrede, ibre 100 km.de ve sabit hızda çıkıyoruz yokuşu.
Bu kez aklıma “bu yokuşun bir de inişi var” fikri geliyor ve
geriliyorum.
Nihayet yokuşu inmeye başlıyoruz.
“Tamam” diyorum “Artık bizi kimse tutamaz.” Hayret... ibre hala 100
km.de.
İşte o zaman karar verdim ki,
şoföre hiç gerek yok. Bırakın gitsin adamı, işi gücü vardır. Sıkıntıdan
kahveden alıyor hırsını. Yakında kafein krizine girecek.
Bu olay aklıma, geçen gün
televizyonda izlediğim bir futbol maçını getirdi. Altı nokta körler
derneği bir turnuva düzenlemiş. Halı sahada yapılan maçın futbolcuları
kör, maçı idare eden hakem kör, işin en ilginç yanı taraftar kör.
Futbolcular topun sesinin geldiği yöne rasgele koşuyorlar. Top tesadüfen
birinin ayağına denk gelirse hızla çakıyor, top bir yana, kaleci diğer
yana atlıyor. Hakem en alakasız adama, en alakasız yerde sarı kart
çıkartıyor. Kör taraftarlar sürekli tezahürat yapıyorlar.
Maçın skorunu
bilemiyorum, çünkü seyretmeye sabrım elvermedi.
Şimdi bu
otomatik otobüs bana o körler maçını anımsattı. Bakalım bu gelişmiş
üstün teknoloji işini daha ne kadar abartacaklar? Şimdilik hayatımız
küçük bir düğmeye endekslenmiş olarak tam gaz yolumuza devam ediyoruz.
|