1. Bir Bodrum Komedisi
  2. Anıyol
  3. Cennetlik Niyazi
  4. Çam Baba
  5. Mansız
  6. Otobüs


BİR BODRUM KOMEDİSİ

Her şey o sefil uçak yolculuğuyla başladı. Selin ve oğlu ellerindeki birer küçük valizi görevlilere teslim ettikten sonra uçağa ulaşabilmek amacıyla servis aracına bindiler. "Bodrum'a otobüsle de gitsek olurmuş" dedirtecek kadar uzun bir alan turundan sonra uçağa varabildiler. İnsanlar sanki "Erken gelen öne oturur" mantığıyla önce binebilmek için yarış halindeydiler. Bagajlar yolculardan önce gelmiş ve uçağın kanat kısmının altında yerde istiflenmişti. Üç görevli, yolculardan bagajlarını göstermelerini istediler. Uçağa erken binenler bavullarını gözden çıkarmış olmalıydılar ki bu isteğe hiç prim vermediler.

Topu topu iki parça olan bagajının birini bulamayan Selin "acaba şimdi telaşlanmaya başlamalı mıyım? "  diye geçirdi içinden. Bu arada uçağın kanadından buz gibi damlalar yağıyordu. Selin, bu ahmak ıslatan durumunda kalan yolcular için "T.H.Y. nin şemsiye servisi var mı acaba?" diye düşündü. 10 dakika kadar beklemeyle diğer valizine de kavuştu ve uçağa en son binmek gibi bir ayrıcalığı oldu.

Valizini göstermeden binen yolcuları ise bir sürpriz bekliyordu. Kibarca uçaktan indirildiler ve aynı ahmak ıslatan onlara da uygulandı. Aslında bu işlemin uçağın kanadının altında yapılmasının mantıklı bir açıklaması vardı. T.H.Y. klimalar yüzünden kuruyan uçağın havasını, nem oranı açısından dengeleyebilmek içini bu "ıslak yolcular" yöntemini bulmuştu

Selin'in yeri önlerdeydi ve oturduğunda yolculuğun "çok sesli" geçeceğini anlatmakta gecikmedi. İnsanların neden bu kadar çok sayıda çocuk sahibi olmaktan hoşlandıklarını anlamakta hep zorluk çekmişti. İlk çocuk o sevgiyi yaşamak, ikinci çocuk kardeş sevgisini yaşatmak için, ya üçüncü, dördüncü..

Uçakta hepsi de ön sıralarda olmak üzere her yaştan ve henüz yaşı bile olmayan 15 civarında çocuk vardı. İlk dakikalarda başlayan ağlama ve ağlamadığı halde ağlama sesi çıkarmalar Bodrum'a inene kadar sürdü. Selin'in kırk dakika süren inanılmaz sabrı içindeki şiddet dürtülerinin uyanmasıyla sona erdi. "Hanımlar ya çocuklarınızı susturun ya da birazdan beni susturmak zorunda kalacaksınız" diye bağıran sesine kendisi bile şaşırdı. Kolundan çekiştiren oğlunun "Anne otur yerine, bağla kemerini, iniyoruz" diyen sesiyle kendine geldi. Uçağın alana büyük bir gümbürtüyle inmesi pilotun bile çocuklardan intikam almaya çalıştığını gösteriyordu

Onları alandan Meriç ve oğlu almaya gelmişlerdi. İki eski arkadaş, yanlarında 11 ve 13 yaşlarında iki yakışıklı delikanlı ile arabaya binip Bodrum'un merkezine doğru yola koyuldular. Selin yaklaşık kırk dakika sonra Bodrum'un ışıklarını gördüğünde tam "geldik" sevincini yaşamak üzereyken direksiyondaki acımasız arkadaşından öğrendiği şeyle, arabanın ön koltuğunda biraz daha küçüldü. 35 dakikalık daha yolları vardı. O güne kadar gördüğü en dar, en karanlık ve en bozuk yollardan geçerek Selin'in "Az kaldığını söyle Meriç" yakınmaları arasında nihayet Gümüşlükteki yazlık eve ulaştılar.

Selin'in gözüne ilk çarpanlar harika bir koy, nefis bir mehtap, tertemiz bir hava, iki katlı güzel bir ev, arkadaşının renkli örtülerle süslediği verandadaki masa ve dev bir örümcek oldu

İlk sözü ise, "güle güle oturun" ve "ben nasıl geri dönerim?" oldu. Örümcek verandanın en güzel köşesinde sakin sakin gecenin tadını çıkarırken, on dakika kadar onu kimin saf dışı bırakacağını tartıştılar.

Nazik bir ev sahibi örneğini titizlikle sergileyen Meriç, bu işi arkadaşına bırakmakta kararlı idi. Selin ise çocukluğundan beri içinde hissettiği doğa ve hayvan sevgisinin böyle bir olaya müdahale etmesine imkan vermediğini anlatmaya çalıştıysa da diğerleri tarafından pek inandırıcı bulunmadı. Sonunda ihaleyi paylaşmaya karar verdiler.

İlk olarak Meriç bir tüp böcek ilacının yarısını yaratığın üzerine sıktı. Örümcek "bu bana çocuk oyuncağı" dercesine verandada turlamaya başladı. Savaş sırası Selin'in 13 yaşındaki oğluna gelmişti. Gürkan elindeki uzun namlulu tüpten örümceğe köpük püskürtmeye başladı. Bu arada Meriç'in "İlacın hepsini bitirme başka örümcekler de var.." diyen sesi, Selin'in son yarım saattir içinden yükselen ve bastırmaya çalıştığı "Evim evim güzel evim" deyişini haykırmasına neden oldu. Bu arada örümcek ise özellikle köpükten sonra iki kadeh rakı içmişçesine cesaretlenmiş ve dayılanarak üstlerine doğru gelmeye başlamıştı.

Sıra Selin'deydi. Sağ elinde oğlunun 44 numara terliği, sol kolu arkasında örümceğe yaklaşarak gözlerinin içine baktı. Kendinden emin bir eskrimci edasıyla hamlesini yaptı

Diğerlerini dehşete düşüren şey, vuruşun şiddetinden çok Selin'in attığı çığlık oldu.

Bu Bodrum gezisi, onların değişik yaratık türleri hakkında oldukça fazla bilgi sahibi olmalarına da yardımcı oldu

Bir deniz yatağını dört kişi paylaşmanın verdiği zevki bilir misiniz? O yatağa tek başınıza sahip olmak için verdiğiniz çılgınca mücadelenin sonunda, diğerlerinin suya batıp çıkması, hatta boğulmak üzere olması bile sizin için bir şey ifade etmez

Sonunda patlayan yatakla birlikte dört kişinin de açıkta kalması en uygun çözüm olur. Selin ve diğerlerinin bu sonuca ulaşmaları fazla zamanlarını almadı

Tatillerinin ikinci günü Gümüşlükteki evden saat 20.00 civarında ayrılıp Bodrum'un merkezine giderek akşamı değerlendirmek istediler. Otopark sorunu yaşamamak için Gümüşlük-Bodrum arası çalışan minibüslere binmeye karar verdiler.

Güneş çekilmiş, yerini tatlı bir griliğe bırakmıştı. Koyları çevreleyen virajlı ve tenha yolda sohbet ederek yürümeye koyuldular. Oldukça uzun bir akşam yürüyüşünden sonra yanlarından minibüsten başka her şeyin geçtiğini fark ettiler. Buna değişik ebatlarda köpekler de dahildi.

Otostop yapma fikri Selin'e içten içe cazip görünmeye başladığında bu düşüncesini yol arkadaşlarına açmaya karar verdi. Meriç ve oğlu sessiz kalırken Gürkan sert tepki verdi. "Asla"

Bu dar ve karanlık yollarda yayaların karşı karşıya kaldığı soygun ve tecavüz olaylarının nasıl gerçekleştiği konusunda Selin'in yaptığı kısa ama ikna edici konuşma etkisini çabuk gösterdi. İlk geçen özel otoya, otostopa karşı olan Gürkan'ın büyük bir heyecan ve istekle el kaldırması oldukça ilginçti

Sakin geçen bir otostop yolculuğundan sonra sürücüyle vedalaşarak arabadan indiler. Kalabalığın arasına karışarak yemek yiyebilecekleri bir yer aramaya başladılar

Selin ve Meriç hafif bir müzik eşliğinde sakin bir yemek hayali kurarken, delikanlılar hareket ve heyecan isteklerini dışa vurdular. Aralarındaki fikir ayrılığı çatışmaya dönüşmek üzereyken son derece ısrarcı bir garson dörtlüyü ikna etmeyi başardı. Selin ve Meriç ne olduğunu anlayamadan kendilerini bir restaurantın içinde buldular.

           O gece, piyanist şantörün çaldığı "ooo!..  Mehmet bey de aramızdalar" tarzı müzikle yemeklerini yerken, "Atılımcı garsonların turizm sektöründeki önemi" konulu dört kişilik bir panel düzenleyerek sırayla söz aldılar

Sadece garsonu mutlu eden bu akşam yemeğinin, ne Selin ne Meriç ne de gençlerin arzu ettiği tarz bir yemek olmadığı gerçeğini değiştirmeleri artık mümkün değildi

Gecenin geri kalan kısmında istedikleri ahengi yakalayabilmek umuduyla restauranttan çıktılar. Vakit hayli ilerlemiş, insanların sesleri yükselmişti. İlk teklif Selin'in oğlundan geldi.

"Halikarnas diskoya gidelim"

           Bu, aralarında tartışmasız oy birliği ile kabul edilen ilk teklif oldu. Tek sorun 11 ve 13 yaşlarındaki iki delikanlının diskoya alınıp alınmayacağı idi. Şanslarını denemeye karar verdiler.

Halikarnas'ın kapısına geldiklerinde gözlerine inanamadılar. Annesinin kucağında, meraklı gözlerle etrafı seyreden 2 yaşlarında bir bebek diskoya giriyordu. Halikarnastaki yaş seviyesi Selin ve Meriç'in yaşlılar sınıfına girmesine yetmişti. Bu moral çöküntüsü içinde girdiler diskoya ve kendilerine bir yer buldular.

İlk gösteri başladığında Selin ve Meriç’in hayata küsmeleri için bir neden daha bulmaları zor olmadı. Ülkelerindeki ekonomik krizden hayli etkilendikleri, kıyafetlerinden belli olan Rus gösteri ekibi sahnede yerini aldığında özellikle bayan dansçıların bacak boyu dehşet vericiydi. Aslında sadece Selin ve Meriç değildi bu ölçülerden etkilenen. Kavalyeleri olan iki delikanlı da yaş faktörü gibi bir unsuru akıllarına dahi getirmeden sahnedeki bayanlara aşık olmakta gecikmediler

           İlk gösterinin ardından kendilerini ortamın hızına kaptıran dörtlü saatler ilerlediğinde biraz dinlenmek için dansa ara verip yerlerine oturdular. Soğuk bir şeyler içmeyi teklif eden Selin, içkileri bardan alma gibi bir faaliyetin başına geleceğinden habersizdi. Kalabalık arasında güçlükle ilerleyerek bara yaklaştı. Mütevazı bir servet sayılabilecek miktardaki ödemeyi yaparak dört kola aldı. Rakamların keyfini kaçırmasına izin vermeden yerine döndü ve her yudumun değerini takdir ederek kolasını yavaş yavaş içmeye başladı

Omzundaki eli hissedip döndüğünde Kevin Kostner’ın elinde bir cep telefonuyla kendisine gülümsediğini gördü. Hemen yerinden fırlayıp imzalı resim istemeyi düşünürken, birden Kevin’ın Türkçe konuştuğunu fark etti. "Hanımefendi az önce telefonunuzu düşürdünüz." Kevin ile ilgili tüm heyecanını kaybeden Selin teşekkür ederek telefonunu aldı

Yerine oturduğunda bu kez de Meriç’in oğlu bunaltıcı sorularına başlamıştı. "Yine gösteri var mı? Kızlar yine çıkacak mı?" Selin her zamanki sakin tavrıyla olaya müdahale ederek genci uyardı. O anda sahnede yerini alan Rus ekip yine, dörtlüyü ve diğer tüm konukları mutlu edecek bir kıyafet giymişti.

  Gecenin hayli ilerlemesiyle birlikte Selin ve Meriç pes etme noktasına geldiklerini anladılar. Kavalyelerini gecenin bitmek üzere olduğuna ikna edişleri, eve dönüş yolculuğu sırasında gecenin kritiğinin yapılması ve nihayet verandada içilen birer kahve ile geceye nokta koyan iki arkadaş, bodrum yeni bir yaz sabahına uyanırken odalarına çekildiler

Tüm güzellikler gibi, bu iki arkadaşın da kısa buluşması, hızlı geçen günlerle son buldu. Dönüş yolculuğunda daha sakin bir uçuş dileyerek İstanbul’un yolunu tuttular



ANIYOL

Gecenin geç bir vaktiydi, aydınlıktan da karanlıktan da uzak bir andı. Karayolunda arabayı durdurup ışıklarla bezenmiş şehre bakarak "Yoksa sadece senin için mi merhaba dedim onca insana, yoksa sadece senin için mi veda ettim?" diye düşündü. Tekrar yola koyulduğunda gözlerinde yağmalanmış sevgisinin izleri vardı.

  Komşu kapıların zillerini çalıp kaçmanın ona eskisi kadar zevk vermediği yıllarda kendine yeni bir eğlence bulmuştu. Kucağında bir kediyle mahalle aralarında dolaşır, birinci kat balkonlarında asılı çamaşır arardı. Gözüne böyle bir balkon kestirdiğinde önce etrafı kollar, gelen giden yoksa kediyi hızla yukarıda asılı çamaşırlara doğru fırlatırdı. Kedi düşmemek için tırnaklarını çıkarıp çamaşırlara tutunmaya çalışır ve takıldığı çamaşırlarla beraber aşağı düşerdi.

  İlkokulu bitirdiği yıl aşık olmuştu. Kız sınıf arkadaşıydı. 12 yaşında başlayan bu aşkını 16 yaşına gelene kadar kendisine sakladı. Aslında amacı karşılıksız sevip acı çekmek değildi, bu ona göre bir cesaret meselesiydi ve o kendinde bu gücü bulamıyordu. Her şeyi göze alıp onun yanına gittiğinde lisedeydi. Yine de o bir tek cümleyi söylerken kıpkırmızı olmuştu. Sonuç tam da tahmin ettiği gibi olmuş ve reddedilmişti.

  Karanlıkta yol alırken "Hayatı ıskaladım" diye geçirdi içinden O sırada karşıdan gelen aracın farlarından onun bir tır olduğunu tahmin etti. Doğruydu, milli piyango biletlerini taşıyan tırdı. O an bir daha bilet almamaya karar verdi. "Zaten hayat boyu kazı kazan oynuyoruz, görünenin değil de görünmeyenin altında yatan gerçeklerin peşindeyiz." diye söylendi. Devamlı yüzeyleri kazıyıp gerçeklere ulaşmaya çalışmak yerine, gerçekleri kazıyıp altındaki yüzeyleri mi bulmalıydı?

  Lise bittiğinde, "Bu şehirden ve ondan uzaklaşmalıyım" diye düşünmüş ve üniversite için iki arkadaşıyla birlikte başka bir şehre taşınmıştı.  Aradaki kilometrelerin ve geçecek zamanın onu unutması için iyi bir zemin olacağına karar vermişti.

  Ve birçok insanın düştüğü hataya o da düşüp, "mutluluğu" burnunun üstünde unuttuğu gözlük gibi hep başka yerlerde aramaya başlamıştı. Sevdalı yanlarını dışa vurup, gizlisi saklısı olmadan yaşamaya  çalışmıştı. Dilinin altında bakla taşımaktansa, kısa devre platonik aşkları tercih etmişti.

  İstanbul’a gelişinin 3. yılıydı. Bir gün okul çıkışında durakta dalgın beklerken onu gördü. Bu kez kızarmadan konuşabildi ve onun da yalnız olduğunu öğrendiğinde 5 yıl önceki teklifini yinelemeyi düşündü. Ama buna gerek kalmadan teklif karşıdan geldi.

-         Teklifin hala geçerli mi?

Nasıl "evet" dediğini, kendini nasıl kontrol edebildiğini şu an hiç hatırlamıyordu.

  Şimdi gecenin bu saatinde karayolunda ilerlerken, arabanın yan camından gökyüzüne baktı, ne kadar çok yıldız vardı. Daha önce gece yolculuğu yaptığında gökyüzünde hep Ay’ı arar, onu takip eder, gözlerini alamazdı. Yıldızlar hiç ilgisini çekmezdi. "Hata imiş..." diye düşündü. "Kendi hayat çadırımda göçebeyim" diye geçirdi içinden.  "Bir zamanlar yürekli dostluklar koyardı ekmek arasına insanlar ve bir ısırışta doyarlardı. Şimdiki gibi hırslar yoktu yaşam kavgasında" diye söylendi.

-         Ben çocukken aşk da vardı bu ülkede saygı da...

  Bu gece anılar ona rahat vermiyordu. Aslında o da zihnini dağıtmayı istemiyor, her şeyi yeniden yaşıyordu. İşte yine okul yıllarına geri dönmüştü. Mezun olduğu gün yine onunla beraberdi. Bazı kararlar almaları gerekiyordu. Sırada askerlik vardı. Ona "Hayatı paylaşmayı" teklif etmişti. Harika bir gün geçirmişler, planlar yapmışlardı. Askerlik süresince onun da okulu bitecekti ve sonra.......

  "Hayat ne garip" diye düşündü. O gün yaptıkları planların hiç birini gerçekleştirememişlerdi. "Bunun sorumlusu hangimizdik?" diye söylendi.

"Ben askere gitmek zorundaydım ama o karşısına çıkan kendince iyi teklifi değerlendirmek ve daha ben gittikten 3 ay sonra başkası ile olmak zorunda değildi."

  Artık hava hafiften aydınlanmaya başlamıştı. Yorulduğunu hissederek ilerde görünen benzin istasyonunda biraz dinlenmeye karar verdi. Arabasını bir kenara park edip kafeteryaya doğru yürürken sağda asfaltın kenarında kendi halindeki kır çiçeklerini gördü. Aralarında papatyalar da vardı.

Papatyalar......

"Mühendis olmanın en güzel yanı şantiyede çalışabilmekti" diye düşündü. Askerlik dönüşü bulabildiği en uzak şantiyede işe başlamıştı. İyi kazanıyordu. Kardeşinin okul masraflarını karşılıyor, kendisi için fazla anlam ifade etmeyen kazancının büyük bölümünü de ailesine yolluyordu. Yerin çok altında çalışıyor, tüneller açıyor ve bundan mutluluk duyuyordu.

Bir gün şantiye civarındaki tepelerde dolaşırken küçük bir köylü kızla tanışmıştı. Kız ona papatyaları, kimsenin fark etmediği kır çiçeklerini anlatmıştı. Okuma yazması dahi yoktu ama en güzel çiçekler nerede bulunur iyi biliyordu.

"Bazen kimse görmeden yaşayan ve yok olup giden öyle çok çiçek var ki bakmaya kıyamazsın" demişti. Bir çiçek düşünün ki hiç sulanmıyor, kimse onu fark etmiyor ama o inatla açıyor  ve gerektiğinde kendini gözyaşları ile suluyor. Bir çiçeğin inceliğini her şeye rağmen yaşıyor ve yaşatıyor.

"O köylü kızı ona papatyaların ne zaman ağladığını, çiçeklerin en güzelinin neden en uzak ve en kuytu yerlerde açtığını anlatmıştı. O kızdan çok şey öğrenmişti ama ona adını sormayı akıl edememişti. Kız ise onu biliyor ve tanıyordu. Şantiyeye yakın bir köydendi ve tüm küçük yörelerde olduğu gibi okumuş adamı herkes tanıyor ve saygı duyuyordu.

O bölgede 3 yıl çalışmıştı. Ayrılma zamanı geldiğinde kızla vedalaşamamıştı. Gerçeklerden korkup kaçma alışkanlığı kendisine engel olmuştu. Aklında, dağınık saçlı, kocaman ışıl ışıl gözlü, saf bir güzellik olarak yer etmişti o kız. Ve onun ağladığını görmekten kaçmıştı.

2 yıl sonra yakın çevrede bir baraj inşaatında çalışırken bir telefon almıştı. Yukarı ağcagüney  köyü muhtarı onu Fatma’nın düğününe çağırıyordu. "Fatma kim?" diye geçirdi içinden ama sormak ve düğüne gitmek yerine "inşallah, kısmetse gelirim, herkese selamlar.. " diye geçiştirmişti. 6 ay sonra yine bir telefon aldığında bu kez karşısında ince sesli ve o yörenin şivesiyle konuşan bir kız vardı.

-         Ağabey, neden gelmedin?  O papatyalar hep seni sordu...

O an aklı başına gelmişti. Küçük bir köylü kızı kadar olamamıştı. Basit ve klasik bir yalan uydurmuş, "Telefonumu nasıl buldun?" diye sormuştu. Oysa neler neler vardı soracak, anlatacak....

  Şimdi burada, bu benzin istasyonunda, sabahın ilk ışıklarında gördüğü papatyalar ona o köylü kızının sıcaklığını hissettirdi. Hayatta isteyip de başaramadığı şeydi ağlamak. Babası ona sürekli "Erkek adam ağlamaz" demişti. Oysa küçüklüğünde babasını ağlarken görmüştü bir kez. O an "Ben babamdan daha güçlü olacağım" diye kendi kendine söz vermişti.

  Hayatında pas tutmuş bazı gerçekler ve kendi yalnızlığı içinde yaşadığı sevdalar, yüzünün yağmurlarında ıslanırken "Bu da geçer" dedi, "Çünkü yaşamak umurumda..."

  "Bir bardak çay içmeliyim" diyerek benzin istasyonunun kafeteryasına girdi. Etrafta tüm geceyi uykusuz geçirmiş üç beş kişi vardı. Kimi yolcu, kimi garson, gülümsemeyi unutmuş yüzler...

  Çayını yudumlarken duvarda asılı tahta kaşığa gözü takılıp gülümsedi. Şantiyede çalıştığı yıllardı, yemek salonunun duvarına boyadığı ve üzerine "Kaşık! Senin hiç değilse bir sapın var tutulacak, bizim neremizden tutsalar nafile.." yazdığı bir tahta kaşık asmıştı. Herkes bu eserini (!) çok beğenmişti. "Ben bu kaşığı alırım abi" diyen götürüyor, ertesi gün kendisi yenisini yapıp asıyordu. Millet sapı olmaya ne kadar meraklıydı...

  Kafeteryadan çıkıp arabasına doğru giderken gülümsediğini fark etti.

İnsan kendisinden kaçabilir miydi? Kaçtığını sansa bile gittiği yeri kendine dönüştürüyordu. "Hayat bir yağlı güreş gibi" diye söylendi. "Ben bir yerinden yakalayana kadar elimden kayıp gidiyor."

  Tekrar karayoluna çıktığında dikiz aynasında geride bıraktığı yola baktı. Çok uzaklardan onun kendisine baktığını görür gibi oldu. Artık, askere giderken ayrıldıkları günkü gibi değildi yüzü. "İyi ki gelmişim" diye düşündü. "Sonunda anılarımın yeminini kırdım, dilimdeki o eski şarkıyı düşürdüm, meğer bir parçası eksik kalan o resim küldenmiş."

 



Cennetlik Niyazi

Parktaki ağaca yapıştırılmış ilanı gördüğümde aklıma yıllar öncesinden duyduğum bir olay geldi. Takvimlerin 70’li yılları gösterdiği günlerde Niyazi usta kuran okumasını öğrenmeye karar veriyor. Mahalle camiinin imamıyla ücret dahil her konuda anlaşıyorlar. Ücretin tamamını peşin ödeyecek, ders saatleri namaz vakitlerinin bitiminde başlayacak ki cemaat dağılsın ve rahatsız edilmesinler

  Ortada bir rahle, önünde diz çökmüş vaziyette Niyazi usta, imam da hemen karşısında ve camide ilk ders başlıyor

  Niyazi usta bazı vurgulamalarda hata yapınca imam uyarıyor. Hatalar devam ettikçe imam sertleşiyor, hatta bağırıyor. O ise hem okumaya devam ediyor hem de "Ulan ne sinirli herif bu" diye düşünüyor. İşte o anda dalgınlıkla bir hata daha yapınca şiddetli bir şaklama sesi caminin duvarlarında yankılanıyor. Niyazi usta dengesini kaybedip yan tarafa devriliyor. Öyle okkalı tokat..

O yıllarda Niyazi usta 30 yaş civarında ve 5 çocuk sahibi ki bu sayı daha sonra 7’ye çıktı

  O şamardan sonra ayetleri tam seçememeğe başlıyor ve hata oranı ister istemez artıyor. Aslında kendisi de imama iade-i tokatta bulunacak ama parayı peşin ödedi ya gözü kesmiyor

  Bu durum günlerce devam ediyor. İmam artık her gün Niyazi ustaya  tekme tokat giriyor, onda ise çıt yok. Hatta zaman zaman Arapça küfürler de yiyor ve bu olaylar caminin içinde oluyor. 

  Nihayet 3 ay kadar sonra Niyazi usta planını yapıyor. İmama "Hocam Allah sizden razı olsun, ben bu işi artık öğrendim" diyor. İmam da "Evet, bence de iyisin, yarın son gün olsun" diye onaylıyor

Ve büyük gün geliyor... Niyazi usta yine rahlenin önünde diz çökmüş vaziyette ama bu kez bir ayağını destekli koyuyor ki ilk tokat geldiğinde devrilmesin ve anında saldırıya geçsin. Okumaya başlıyor ve kasıtlı olarak hata yapıyor ama imam sadece uyarıyor, dokunmuyor. Oysa bu son gün ve nihayet öcünü alabilmesi için imamın son bir kez daha vurması gerek. Niyazi usta sürekli hata yapmaya başlıyor. Sonunda imam dayanamayıp başına hafifçe dokunuyor. Aklından yıldırım hızıyla "Bu son gün, bu herif bana vurmayacak, bu son şansım" diye geçiren Niyazi usta "ulan anasını ............... imamı, üç aydır yettin artık" diye bağırarak ayağa fırlayıp imamı altına alıyor

Kuran bir yana, rahle bir yana...  Ve başlıyorlar kutsal mekanda küfürler ederek boğuşmaya. Niyazi ustanın daha sonra söylediğine bakılırsa, imam kendisinin bile bilmediği harika küfürler biliyormuş

Camideki bu patırtıya çevredeki bir iki kişi yetişip onları ayırmaya çalışıyor fakat ne Niyazi ustayı ne de imamı sakinleştiremeyince dışarı fırlayıp bağırmaya başlıyorlar "Yetişin! İmamı dövüyorlar." Yoldan geçenler hemen camiye giriyor, bakıyorlar ki küfürler ve yumruklar havada uçuşuyor. Bu kez yeni gelenler "Ulan utanmıyor musunuz Allah’ın huzurunda böyle konuşmaya" diyerek olaya karışıyorlar ve artık kimin kime vurduğu belli olmayan bir kargaşa kopuyor camide

Sonunda hepsi birden karakolluk oluyorlar. Olay uzun yıllar unutulmuyor

Parktaki ilanda "Gitar dersi verilir." yazısını gördüğümde Niyazi usta gibi bir heves kursa başlasam mı diye düşündüm

Ne dersiniz? Sonumuz nerede biter?



ÇAM BABA

         İstanbul yine sisli bir ekim sabahına uyanırken, Nayman ailesinin iki katlı evinde farklı duygular yaşanıyordu. Ziya bey Erenköy'deki babadan kalma bu evi çok severdi. Bahçedeki ağaçlara baktıkça hayaller kurardı. Sanki çocuklarının ağaçlara tırmandığını görür, neşeli cıvıltılarını duyar ve mutlu olurdu.

         İşte nihayet 1940 yılı onun bu hayallerini gerçekleştirmişti. İlk ve tek çocukları Hikmet'in doğuşu,  yıllardır çocuk özlemiyle yanan Ziya beyle eşini tahminlerin çok ötesinde mutlu etmişti. Şimdi tek dilekleri geç gelen bu güzel yavruya iyi bir yaşam hazırlamalarına yetecek bir ömürdü

         Hikmet mutlu bir çocukluk geçiriyordu. Okumaya ve ağaçlara olan sevgisi tüm çevrenin dikkatini çekiyordu. Gün boyu ağaçlara tırmanıyor, onlarla konuşuyor, onlara kitap okuyordu. Üst dalları evin ikinci katına kadar yükselen ceviz ağacı onda ayrı bir heyecan uyandırıyordu. Ağacın altında sabırla kargaların gelmesini beklerdi.Karganın, ağaçtan kopardığı cevizi kırabilmek umuduyla yere atması ve sonra kendisinin cevizi kargadan önce bulması en sevdiği oyundu. Karga ile Hikmet arasında gizli bir yarış var gibiydi. Sık sık arkadaşlarını bahçeye toplar, onlara ceviz ikram ederdi. Arkadaşları arasındaki tartışmaları ustaca çözmesi onun çok sevilmesine yol açmıştı

         Şimdi parka doğru yürürken, beyni uğuldayarak düşündü o günleri Hikmet. Her gün geldiği bu parka iyice yaklaşmıştı. Birden caddenin kenarında, bir nefes kadar uzağında aniden fren yapan taksiyi göz ucuyla seyredip yürümeye devam etti. Arkasından aşina olduğu bir ses kulaklarında yankılandı.

         "Hikmet".

Durakladı..  Hüznün perde perde yayıldığı yüzünü sesin geldiği yöne çevirdi. Gözleri de kulakları gibi inanamıyordu. Taksiden inen Yıldız'dı. Peşinden, ona yakın olabilmek umuduyla hukuk fakültesine girdiği Yıldız. Bir zamanlar sıcak duygularla bağlandığı bu kıza şimdi nasıl yaklaşacağını bilemiyordu. Elini uzattığında, Yıldız ona çoktan sarılmıştı bile. Ve onun "Hadi, şu parkta oturalım biraz" diye teklif ettiğini duydu

Kopuk kopuk anılar hızla geçti Hikmet'in aklından. Okulun bitişi, Yıldız'ın Amerika'ya gidişi ve yalnızlıkla geçen 36 yıl. Derin bir nefes aldı. Bu nefeste hüzün, öfke, düğüm düğüm olmuş duygular saklıydı.

         Her sabah geldiği bu parka,  bu kez farklı duygularla girdi. Onun geldiğini gören çocukları toplandıkları masanın etrafından gülümseyerek doğruldular. Hikmet onlara eliyle oturmalarını işaret ederken, satranç takımıyla parka geldiği ilk günü hatırladı. Yıllanmış gövdesiyle ayakta kalma savaşı veren çam ağacına adını kazımaya çalışan 7- 8 yaşlarındaki çocuğun yanına gitmiş "Günaydın çocuk, bu yaşlı ağaçtan ne istediğini bilmiyorum ama bak bende başka bir ağaçtan yapılmış ilginç bir şey var." diyerek çocuğun dikkatini çekmişti. Dikdörtgen masaya satranç takımını kurmuş, çocuğu karşısına oturtmuştu. Ertesi sabah parka girdiğinde, aynı çocuğu yanında iki arkadaşıyla birlikte bir gün önceki masada bekler bulmuştu

Çocuklar bisikletlerini  parkı ikiye bölen minik göletin üzerindeki köprünün korkuluklarına yaslamışlardı. Park görevlisi ağaçları ve göletin çevresindeki çiçekleri suluyordu. Islak toprak kokusunu büyük bir zevkle içine çeken Hikmet, ayağa kalkan çocuklara eliyle oturmalarını işaret ederek yaklaştı yanlarına.

         Park, sabah yürüyüşü için gelenlerle dolmuştu. Bir masanın etrafında toplanmış olan çocuklar ve bu saçları beyazlaşmış gözlüklü adam, özellikle bayanların dikkatini çekmişti. Parktaki üçüncü turunu tamamlayan genç bir kadın, aceleci adımlarla ayrıldı oradan. Çok geçmeden yanında 10 yaşlarında bir kız çocuğu ile satranç oynayanların yanına tereddütle yaklaştı

         Şimdi yeni gelen çocukla birlikte masanın etrafında iki yana karşılıklı yerleşmiş 8 çocuk, önlerindeki üç satranç takımına dikkatlerini vermişlerdi. Yüzlerinden ciddiye alınmanın verdiği mutluluk okunuyordu

         "O çocuklar sana saygı duyuyorlar bu belli" dedi Yıldız. 

         Duygulu, hassas ve o çok iyi tanıdığı ses Hikmet'i kendine getirmişti. "Bu kolay olmadı" diye yanıtladı Hikmet. Küçük dostlarının birer birer artması ve sekiz kişilik ekibin oluşması günlerini almıştı. Bir keresinde onları ağaçların az olduğu bölümdeki bir masaya oturtmuş, güneşten rahatsız olmalarını sağlamıştı. Çocuklardaki huzursuzluk artınca, ağaçların bir çadır gibi gökyüzüne perde çektiği gölge alana taşımıştı masayı. O günkü satranç dersini noktalamış, çocukların dikkatini ağaçlara çekmeye çalışmıştı. Çamların alt dalları kurumuş, gövdeleri çatlak çatlak olmuştu. "Bir şeyler yapmalıyız çocuklar, bu ağaçları kurtarmalıyız yoksa hep güneşte oynamak zorunda kalırız." demişti. Çocuklara, ağaçların da onlar gibi ilgi beklediğini, zamanı geldiğinde ilaçlanması gerektiğini anlatmıştı

         Şimdi, yıllardan sonra karşısında oturan Yıldız'ın sarı saçlarına, uzun kirpiklerinin çevrelediği gözlerindeki ifadeye baktı uzun uzun. Yıllar acımasız izlerini bu güzel kadına yansıtırken çok insaflı davranmış olmalı diye geçirdi içinden

         Geçen gün tesadüfen dinlediği bir şarkının sözleri geldi aklına. "Nereye insanoğlu nereye doğru? Her şeyin bir yeri, bir başı sonu var. Zaman geçmiş işin bitmiş, ecel kapında. Gün veda günü..."

         Kendini zorlayarak Yıldız'ın anlattıklarını dinlemeye çalıştı. Beyni uğulduyordu. Konuştuğunu ve Yıldız'a bir şeyler anlattığını fark etti. "Kör olarak doğanlar hayallerinde canlandıracakları ile yetineceklerdir. Ama sonradan kör olanlar her şeyi hatırladıklarından kayıplarının büyüklüğünün bilincindedirler. Ancak her geçen gün anılar biraz daha soluklaşır belleklerinde. Zaman geçtikçe özellikle sevdiklerinin yüzünü hatırlamakta zorlanırlar. Sevdiklerinin yüzüne dokunma isteği bu yüzdendir." Birden elinin Yıldız'ın yüzünde gezindiğini fark etti.

         Artık kalkalım" dedi Hikmet.

         Kulaklarında Yıldız'ın "Yarın görüşürüz" diyen sesi tekrar tekrar çınlarken yürümeye başladı. Bildik caddeler, bildik yüzler yanından akıp geçerken bugünü, dünü, yaşanmamış hayatları düşündü

         Yüksek binalar arasında sıkışıp kalmış, çocukken kendisine çok heybetli görünen küçük evine  baktı karşıdan. İçindeki burukluk giderek derinleşirken adımlarını sıklaştırdı. Bahçenin sokağa uzanan parke taşlı zemininde ilerlerken, yerdeki az önce atıldığı belli olan cevizi eğilip almak gelmedi içinden. Başını kaldırıp yukarı baktı, karga ortalıkta gözükmüyordu. Evin kapısını açmadan, dönüp ceviz ağacına sevgiyle gülümseyerek baktı

         Kapıyı aralayıp sessizce süzüldü içeriye ve kendisini bekleyen yalnızlığına

         O sabah parka gelenler,  ellerinde kova ve fırçasıyla çamların gövdelerine sulandırılmış kireç süren çocukları ve zarif kadını gördüklerinde ilgilerini saklayamadılar. Güneş, masmavi gökyüzünde yükselirken, artık iyice seyrelmiş olan çam dallarından içeri süzülüyor ve sarışın kadının saçlarından etrafa ışıltılar yayıyordu



Mansız

  Acıkmıştı. Uzandığı şezlongdan doğruldu, okuduğu sayfanın köşesini katlayıp kapattı kitabını. Sahil çok genişti ve bir şeyler atıştırmak için otele kadar yürümeyi göze alamadı. Hazır buralara kadar gelmişken meşhur Ayvalık tostunu denemeliyim diye düşündü. Yolun kenarına tek sıra halinde dizilmiş büfelerden birini gözüne kestirdi. Tostun hazırlanmasını beklerken etrafı izlemeye koyuldu.

  Hemen yan tarafından gelen ses ilgisini çekmişti. Bir kadın oğluna sesleniyordu "Kutsal, gel oğlum buraya.." Bir anne yada baba çocuğuna nasıl bir düşünceyle Kutsal adını verirdi ki? Aklına daha o sabah gazetede okuduğu bir haber geldi. Adamın biri öldükten sonra gömülmek üzere kendisine bir türbe yaptırıyor. Yaşadığı süre içinde iyi bir insan olduğuna ve cennete gideceğine kesin gözüyle bakıyor, tedbirini ölmeden alıyor ve kendi türbesini yaptırıyor. Gazeteciler "Karını da yanına alacak mısın?" dediklerinde "O türbelik biri değil" diyor. Bu işe bozulan karısı da  kendi türbesini yaptırmaya karar veriyor. Daha adam ölmeden inşaatı tamamlanan boş türbeye, ahali mum yakıp ip bağlamaya, dua edip adak adamaya başlıyor.

Bu Kutsal denilen çocuk da ilerde böylesi bir girişimde bulunur muydu acaba?

Akşam yemeğimi de burada bu tostlardan yiyerek mi halletsem diye düşündü. Otele bir gece önce yerleşmişti. Akşam yemeği için salona indiğinde farklı bir düzenleme olduğunu gördü. Alışılmış enine boyuna bir açık büfe değildi karşısındaki. Ortada büyükçe bir sütun ve bu sütunun etrafını çevreleyen azami beş metrelik çapa sahip bir yuvarlak masa. Biraz ilerde yine bir sütun ve etrafında yine aynı yuvarlak masa. Yemekler bu masaların üzerine dizilmiş, masaların başlangıç noktalarına da boş tabaklar istiflenmişti. Eline bir tabak alıp sağdan ilerlemeye başlamıştı. Trafik kurallarına oldum olası saygılıydı. Ama hem otel yönetiminin hem de kendisinin aklına gelmeyen bir şey vardı. Bazı ülkelerde trafik soldan işlerdi. Yemek salonunda kalabalık arttıkça karışıklık da başlamıştı. Kuyrukta sağdan ilerleyenlerle soldan ilerleyenler ortalarda bir yerde karşılaşıyordu. Kimsenin kimseye yol vermeye de niyeti yoktu. Kıran kırana bir mücadele başlamıştı. Daha otele geldiği ilk gün  böylesi bir trafik gözünü korkuttuğu için yan yolları denemeye karar verdi. Bütün sıkı yemekler ana yol üzerinde olduğundan yan yollara sadece salatalık domates ve haşlanmış sebzeler kalmıştı. Sonunda zorunlu bir diyet tabağı hazırladı kendisine

Tost da nefis olmuştu. Akşama kesinlikle tekrar bu tosttan yemeliydi. Hatta akşam yemeği sonrası otelin terasında çay içmeye bile niyetlenmemeliydi. Denize nazır bir teras, çaylar nefis ama bir sorun var. Saatler 21.00’i vurduğunda bir keman, bir bağlama ve bir gitardan oluşan grup canlı müziğe başlıyor. Garsonlar çay fincanlarını aceleyle topluyorlar. Bir çay daha alsaydım diyen olursa "Canlı müzikle çay servisi yapmıyoruz." cevabını alıyor.

İlginç kurallara sahip bir otel diye düşündü. Öyle ya, çay midesine müzikse kulağına hitap edecekti. Arada ne gibi bir bağlantı olabilirdi ki birlikte olamasınlar? Müzik canlı ise sıcak içecek yasak ama banttan yayında çay, kahve hatta adaçayı.. İçmeyeni dövüyorlar

Bir gece önceki akşam yemeğinin tersine sabah kahvaltısı otel sahibinin sayesinde eğlenceli geçmişti. Fanatik Beşiktaşlı olan otel sahibinin, kahvaltının yapıldığı bahçede yaşayan oldukça iri bir kaplumbağası vardı. Kaplumbağanın kabuğundaki halkalardan her biri siyah ve beyaza boyanmıştı ve kaplumbağa yarım bir futbol topu gibi ortalıkta serbestçe geziniyordu. Tüm otel personeli tarafından "Mansız" adıyla çağırılan kaplumbağa, adını fena halde benimsemişti. Kim "Mansız" diye seslense hemen o tarafa gidiyordu. Gerçi gitmesi biraz zaman alıyordu ama önemli olan niyet etmesiydi canım..

Tekrar şezlonguna dönüp kitabını eline almıştı. Köşesini katladığı sayfayı bulup kaldığı yerden okumaya devam etti. Bir süre sonra aynı paragrafı 3.kez okuduğunu fark ettiğinde kitabı kapatıp doğruldu. Şu "Şeytan sofrası" denilen yeri bir de ben görmeliyim dedi. Ayvalığa yolu düşenlerin akşamüzeri güneşin batışını izlemek için Şeytan sofrasına mutlaka uğradıklarını duymuştu

Şeytan sofrasına gittiğinde ne güneşin batışı ne de manzaranın muhteşemliği orada gördüğü bir çukur kadar ilgisini çekmedi. Boyu bir metre, eni yarım metre kadar ve ayak biçiminde bir çukur. Çukurun çevresindeki demir parmaklıkta bir de tabela asılı. Tabelada çukurun şeytanın ayak izine ait olduğu yazılı. Elinde olmadan diğer ayak izini aramaya başlamıştı çevrede. Yoktu.. Diğer ayak izi yoktu.. Şeytan ya tek ayaklı yada sadece tek ayağıyla basacak fırsat bulabildi diye düşündü. Ayak izinin olduğu tepeden aşağısı dikkatlice incelense belki de diğer ayak iziyle birlikte kol, bacak, kafa izleri de bulunabilirdi. Çünkü büyük ihtimalle bu tek ayak izini bıraktıktan sonra şeytan aşağı doğru mecburi bir hızlı iniş yaşamış ve muhtelif izler bırakmıştı.

Dikkatini tekrar ayak izine verdiğinde çukurun içinde bolca bozuk para olduğunu gördü. Şeytanın ayak izi olduğu farz edilen çukura para atıp dilek tutan insanlar vardı. Şeytandan dilenen bir dilek bence berbat bir şey olmalı diye düşündü. Yoksa hangi aklı başında insan şeytanın ayak izinden "ev, araba, koca.." türünden yapıcı bir dilekte bulunabilirdi ki?

Akşam olmuş güneş batmıştı. Şeytanla vedalaşıp oradan ayrıldı. Kendisine Cunda adasında muhteşem bir yemek ziyafeti çekmeye karar verdi. Sahildeki balıkçıları dolaşıp hangisinde yesem diye düşünürken ısrarcı bir garsona hayır diyemeyip gösterilen masaya yerleşti. Beyaz şarap eşliğinde peynir tabağı, salata, yöresel zeytinyağlı yemeklerden birkaç tane ve nihayet bir de balık siparişi verip beklemeye başladı. Bekleme faslı umduğundan kısa sürdü. Bir an önce ye ve git mantığında olan garson bütün siparişleri aynı anda getirmiş, karnından önce gözünü doyurmuştu. İyi de şimdi hangisinden başlayacaktı? Peynir ve salata ile keyif yapsa balık soğuyacak, balıktan başlasa peynire yazık olacak.. Masanın çevresinde gözünü ona dikmiş ve her hareketini dikkatle takip eden kedilerden biri cesareti ele alıp bacaklarına sürtünmeye başlamıştı. Bu arada garson civardan gelen geçenleri "Bu masa birazdan boşalacak, yerimiz var, buyurun.." şeklinde ikna çalışmalarına başlamıştı. Tabağındaki balığın kuyruğundan tuttu ve çaktırmadan masanın altına salladı. Bacaklarında her türlü acındırma sürtünmelerini yapan kedi, balığı kaptığı gibi sokağın karşısına kaçtı. Masanın çevresindeki diğer kediler de peşinden hamle edince ortalık karıştı. Bu arada masasının iki adım ötesinde genç bir çift, gözlerini kendisine dikmiş ne zaman kalkacağını kestirmeye çalışıyordu. Birden iştahının kapandığını hissetti.

Otele döndüğünde vakit hayli ilerlemişti. Terastan yine canlı müzik sesi geliyordu. Terasa çıkıp izin verilen içecekler neler stresi yaşamaktansa kahvaltının yapıldığı bahçeye yöneldi. Etrafına bakındı, kimsecikler yoktu. Sol tarafından hafif bir hışırtı geldi kulağına. Bahçede yalnızdı ama hışırtı gittikçe yaklaşıyordu. Birden Mansız’ı gördü. Sanki ona doğru yuvarlanıyordu. Gecenin o saatinde önüne gelen bu yarısı sönmüş futbol topu görüntüsüyle tüm kontrolünü kaybetti ve..

Ertesi sabah hesabını kesip otelden ayrıldı. Dönüş yolundaydı artık. İlginç bir tatildi diye düşündü. "Ah birde o şeytanın etkisinde kalıp Mansız’a şut çekmemiş olsaydım.."



OTOBÜS

         "Otobüs şoförleri çok şanslı"  Bu karara varmama Ankara’ya yaptığım bir günlük kısa seyahat neden oldu. Uçak korkusu, kara yolunu cazip hale getirdiğinde otobüslerin bu hale geldiğini bilmiyordum. 4 numaralı koltuğa yerleştiğimde zevkli bir yolculuk için hazırdım.

Şoför çok şık giyinmiş, muavinler ise dikkati çekiyor. Siyah takım elbise ve papyon...  Bu muavinlerden, bırakın bir bardak su rica etmeyi, insanın onlara koltuğunu bırakıp saygıyla servis yapası geliyor.

İlk kilometreler çay kahve servisi ile oyalanarak geçti. Gözüm şoföre takıldığında beni oyalayacak asıl konuyu buldum. Aracın hız göstergesi 100 km üzerinde takılı duruyordu. Şoför müzik setinden gelen müziğin ritmine kendini kaptırmış ve ayağı gaz pedalının yan tarafında yerde tempo tutuyor. Bir eli direksiyonda, diğer elinde kahve fincanı. Gözü ara sıra televizyonda  oynayan macera filmine takılıyor.

Olaya, "Otobüs yeterli hıza ulaşmış ve şoför ayağını dinlendiriyor" şeklinde bir yorum getirdim ama  dinlenme süresi uzadıkça uzuyor, şoförün keyfi yerinde. Gaz pedalına iyi kötü hiç bir müdahalesi yok ve otobüsün hızı düşmüyor.

Yola bakıyorum...  biraz ilerde yokuş başlıyor. "Hadi şimdi de gaz verme de görelim" diye geçiriyorum içimden. Gözüm ibrede, ibre 100 km.de ve sabit hızda çıkıyoruz yokuşu. Bu kez aklıma "bu yokuşun bir de inişi var" fikri geliyor ve geriliyorum.

Nihayet yokuşu inmeye başlıyoruz. "Tamam" diyorum "Artık bizi kimse tutamaz."   Hayret... ibre hala 100 km.de.

          İşte o zaman karar verdim ki, şoföre hiç gerek yok. Bırakın gitsin adamı, işi gücü vardır. Sıkıntıdan kahveden alıyor hırsını. Yakında kafein krizine girecek.

Bu olay aklıma, geçen gün televizyonda izlediğim bir futbol maçını getirdi. Altı nokta körler derneği bir turnuva düzenlemiş. Halı sahada yapılan maçın futbolcuları kör, maçı idare eden hakem kör, işin en ilginç yanı taraftar kör. Futbolcular topun sesinin geldiği yöne rasgele koşuyorlar. Top tesadüfen birinin ayağına denk gelirse hızla çakıyor, top bir yana, kaleci diğer yana atlıyor. Hakem en alakasız adama, en alakasız yerde sarı kart çıkartıyor. Kör taraftarlar sürekli tezahürat yapıyorlar.

         Maçın skorunu bilemiyorum, çünkü seyretmeye sabrım elvermedi

Şimdi bu otomatik otobüs bana o körler maçını anımsattı. Bakalım bu gelişmiş üstün teknoloji işini daha ne kadar abartacaklar? Şimdilik hayatımız küçük bir düğmeye endekslenmiş olarak tam gaz yolumuza devam ediyoruz

<< GERİ